Kayıtlar

Orada Bir Doktor Vardı Uzakta

Resim
Ben doktorum, bir kadın doktor... Cinsiyete dayalı bir tanımlama yapmak istemezdim ama yazımı okuyunca neden böyle söylediğimi anlayacaksınız. Şimdi bir Tıp Fakültesinde öğretim üyesiyim. Onca koşturmadan sonra geriye bakıp neler yaşandı, diye düşünmeye sıra geldi sonunda. Meslek serüvenim uzun bir süre önce başladı. O zamanlar doktorlar zorunlu göreve gidiyordu. Fakülteyi bitirdikten sonra iki yıl pratisyen hekim olarak çalışmadan diplomamızı alamıyorduk. 

Tıp Fakültesinin son sınıfını bitirdiğimde iki arkadaşımla birlikte, Belçika’nın Gent kentine staja gitmiştik. Kendi isteğimiz, kendi olanaklarımızla. Üniversite hastanesinden seçtiğimiz bölümlerle yazıştık, kabullerimizi aldık, ayarlamaları yaptık ve bir ay geçirmek üzere yola çıktık. Yaşamımın dönüm noktalarındandır, ama bu başka bir anlatı konusu. Yine de oradaki deneyimimden birkaç alıntı yapmazsam daha sonraki karşılaştırma yeterince gerçekçi olamaz. Bir aylık süre boyunca genel cerrahi bölümünde staj yaptım. Beklediğim üzere am…

Duygudan Mürekkep Ruhum

Resim
Nasıl ve neyi biriktirdiğimizi bilmeden geçen belirsiz bir zamanın herhangi bir yerinde dışarı taşmasını önleyemediğimiz duygunun boyutunu anlamlandırmakta zorluk çekiyorum. Böyle afili ve yer yer de muğlak bir tümce kurunca, karşımdakinin ne kadarını ve hatta nasıl anladığını bilme şansı olmuyor.
İnsan belli bir yaşa gelince, biriktirdiklerinden süzdüğü özlü sözleri sık sık kullanıyor. Benden daha önce defalarca duyulduğunu bildiğim böyle bir söz beynimde dönüp duruyor: "Duygusallık" ile kastedilen durum, işimizi yapmaya engel görülüyor olabilir, ama "Duygululuk" değil. İnsanız ve duygular bunu belirliyor.  Şimdi, bu yazdıklarım da havada kaldı.
Böyle zamanlarda imdada yetişen "insana dair hikâyeler" oluyor.  Anlatayım.
Bu sabahki hasta listemde yer alan isimlerden birini sırası gelince çağırdım. İçeri sağlıklı görünen bir adam girdi. Uzun boylu ve yapılıydı. Yalnız gelmişti. Şaşırtmadı. Bir hastaya eşlik eden yakını olması için mutlaka yaşlı olması gerekmi…

Çoğalttığımız Kadarız

"Sağlam çocuklar yetiştirmek, bozulmuş yetişkinleri düzeltmekten kolaydır"
Dostoyevski

Kaç haftadır aklımda dönüyor. İlk duyduğum anla karşılaştırılınca etkisini çok daha fazla hissediyorum. Hatta dehşete kapılmaya başladım. Çok az olay bu etkiyi yapmıştır. Başta ciddiyetini anlayamadığı olay sık değildir yani. 
Daha geçenlerde yazdım; mini mini birler başlıklı yazımın bir yerinde üçüncü sınıflarla kliniğe giriş dersi yaptım diye söz etmiştim. İşte o dersin sonundaki bir geri bildirim tümcesi, suya atılan taşın çıkaracağı dalgalar gibi büyüyor ve çoğalıyor içimde. Bir metafor gibi ya bu, değil aslında. İçimde somut olarak hissediyorum o dalgaları; en büyük çapa ulaşıp da içeriden göğüs kafesime değdiğinde bir daralma hissi bende. Nefesim kesiliyor. Dehşete kapılmak dediğimde kastettiğim işte bu an. 
Aktif eğitim sisteminin farklı bir yöntemi var. Tıp fakültesinin 1. sınıfından itibaren hasta muayene etmenin sistematiğini senaryolar üzerinden fark ediyor ve ilgili konuda sol…

Mini Mini Birler

Mini Mini Birler

Ne güzel aranıp sorulmak... "Yazmıyor musun? ", "Yazıyorsun da ben mi kaçırıyorum diye telaşlandım." diye sorulması. Yazamıyorum. En azından size. Yoksa ben aklımdan hep yazıyorum. O nedenle de başına oturunca sözcükler akıveriyor.
Sırada birkaç böyle anlatı olsa da ben araya giren konunun önceliğine kapılıp size anlatmak için klavyenin başına geçtim. İçimde kalmasın diye, içime sığmayacak denli coşkuya neden olduğu için.
Ders yılı başladı. Oldukça da hızlı. Aktif eğitim sistemi içinde farklı rollerimiz oluyor. Hem üçüncü sınıflara "kliniğe giriş uygulaması" hem beşinci sınıflara "göğüs hastalıkları staj dersi" hem de birinci sınıflarla ilk günlerinin deneme probleme dayalı öğrenme oturumu. 
Akademisyen olmanın en güzel yanı, öğrencilerim ve asistanlarımla geçen zamanlar. Hasta bakmak için akademisyen olmama gerek yoktu. Araştırma yapma kısmında kendimi aşmayı istesem de bunu dilediğimce başaramadım henüz. Ama eğitmenlik, yıllar…

Sonunda yazdım; neden hep yazacağımı

Resim
YAZMAK NEFESİM OLDU


Ne zamandır bekliyor bu konu. Sürekli aklımın bir yerinde duruyor; gizli ya da açık. Dilimin ucundan dostlarımla konuşurken kaçıveriyor. Parmaklarımın ucuna zaman zaman geliyor; hatta birkaç tümce yazmama neden oluyor, ama oradan hızla geri kaçıyor. Yazdıklarımı kaç kere sildiğimi anımsamıyorum. Öyle uzun uzadıya da değil; girizgâh yalnızca. Daha ötesi "yasaklı"... 
Yine birden içimde yükseldi. Parmaklarımın ucunda karıncalanma işaretiyle belirdi. Yıl dönümü yaklaşıyor diye olabilir. Asıl etken sabah okuduğum bir yazı. "Yazmanın zamansızlığı üzerine" başlıklı denemesinde Işıl Bayraktar, yazın serüveninin kişiler arasında nasıl değiştiği, neden yazdıkları konusunda yazarların farklı gerekçeleri olduğu üzerinden örnekler vermiş. Kendi yazma güdümü/dürtümü bilinç düzeyime yükseltip farkına varmamı sağlayan duygular içime üşüştü. Dürtü mü demeliyim yoksa güdü mü? Sözlük anlamlarına bakıp anlatmak istediğimi hangisinin daha iyi karşıladığını bulabiliri…

Bambaşka Bir Yaşam Öyküsü

Resim
Bambaşka Bir Yaşam Öyküsü
Yaşam öyküsü ile insanlara ilham kaynağı olan, ışık tutan ve yol gösteren insanlar genelde tarih anlatılarındadır. Oysa benim için yaşamın yanı başımdaki gerçeği… Babamın yaşam öyküsünün birçoğundan geri kalmayacağına bahse girerim. Önceleri sevilen, sayılan ve iz bırakan bir öğretmendi ve hatta benim de ortaokul yıllarımda fen bilgisi öğretmenim oldu. İzmir'deki bir okulda, yerini bile çok az kimsenin bildiği "Ders araçları" kurumundan alınmış filmlerden doğa olaylarını, yapamayacağımız ama öğrenmemiz gereken deneyleri onun sayesinde izlerken hep daha iyisini yapmaya uğraşmanın anlamını da görüyorduk. O yıllardaki sınıf arkadaşlarım ile halen ara ara haberleşiyoruz ve onların öğretmenleri olan babama karşı sevgisinin, saygısının sürdüğünü gördükçe babamla gurur duyuyorum. Zaman zaman eski öğrencileriyle de –neredeyse kırk yıl- karşılaşıyorum. Onlar da tanıklık ediyorlar babamın çok özel bir öğretmen olduğuna. Yaşamlarına öyle ya da böyle, bir şe…

Ölümde tanıştık

Resim
ÖLÜMDE TANIŞTIK
Bugün hiç tanımadığım bir kadının cenaze törenine katıldım. O anda ve sonrasında duygudan duyguya savruldum…
İşim gereği ölüm haberleri vermek ve duymak günlük olağan anlardan. İş ile ilgili olduğundan belki, öylesi bir haber olmaktan öteye geçmiyor. O an için üzülüyorum, ama kısa sürede bu duygudan çıkabiliyorum. Baş etme yolum bu olmalı. Yoksa çalışamaz duruma gelirdim.
Tanıdıklarımın cenaze törenlerine katılmamayı yeğliyorum. Bütün bastırılmış üzüntüler birleşip bilinçaltından bedene doğru kendilerine bir yol buluyorlar. Sonra ağla ağla… Neredeyse kendimden geçiyorum. Öyle ki cenazenin sahibi beni yatıştırmak zorunda kalıyor. İnsanoğlu bir muamma ve ben de istisna değilim.
Bugün katıldığım cenaze töreni ise şimdiye dek gittiklerimden çok farklıydı. Sade, içten, aşkla sarılmış… Bu söylediklerimde bir terslik yok. Evet, düğünden değil cenazeden söz ettiğimi biliyorum. Yoksa düğün müydü?
Bir arkadaşımızın halasının cenazesiydi. Kaybettiklerini, iki gün önce rastlantı sonu…