Tren Yolculuğu



Tren biletini cebime koyduğumdan beri aklım başımda değil. Uzun zamandır düşlediğim bir yolculuk gerçekleşecek; bu bilet de onun somut kanıtı, ama aklımı başımdan alan bundan çok fazlası. İki gün önce, ani bir karardı. Ayaklarım beni gara götürmüş; ayrımında değildim. Hep olduğu gibi üzerinde uzun uzadıya düşünebilir, birikmiş ve birikmeye devam eden işleri, sorumlulukları gerekçe göstererek hevesimi yatıştırabilir, gidişimi bir türlü gelmeyen bir geleceğe erteleyebilirdim. Buna olanak kalmadan bilinçaltım kontrolü ele aldı. Kendimi bilet gişesinin önünde buldum. O anda da cayabilirdim ama, zamanın artık geldiğini ta içimde duyuyordum.


Sonrasını bilinçli getirdim. “Denizli-İstanbul trenine bilet lütfen…” Gişedeki adamla trenin kalkış saati dışında hiçbir şey konuşmadık. O, gün boyu türlü türlü soruya, hiç de işi olmadığını içinden yineleyerek yanıt verdiği için bu suskunluğa minnet duydu. Ben ise içimden kendimle konuşmaya kendimi iyice kaptırmıştım. Hiç sormadan fazlaca bir miktar parayı gişe camındaki küçük pencereden uzattım ve paramın üstünü saymadan aldım. Bileti cüzdanımın içine özenle yerleştirirken parmak uçlarımdan tutkulu bir okşama kurtularak bilete ulaştı. Cüzdanı çantama koydum. Sonunda yola çıkacağıma inanamıyordum. Sonraki birkaç saatte, aklım çantada, bilette, yine kontrolü ayaklarıma bırakmış olarak dolaştım. Bu süre boyunca hep aynı saplantısal korkuyla yüreğim sıkıştı. Çantayı nerede bıraktım, diye birden sarsılıyor, elimle yoklayıp da bulduğumda kısa süre için rahatlıyordum. Baktım böyle olmayacak, bileti cüzdanımdan çıkararak gömleğimin sol göğüs cebine koydum. Yerinde olup olmadığını kalbimin atışlarına yoklatmak için... Bunu düşünmek, içimde bir rahatlama sağladı. Sonraki günlerde de giyeceklerimi bu cebin varlığına göre belirledim. Hatta henüz gecelerin soğuk olduğu bir zamanda sırf bu yüzden yazlık pijamamı giydim. Saplantısal korku nedir bilmeyenler için tuhaf görünse de durumum buydu. Öte yandan beni anlayanlar çıkacağından da kuşkum yok.

Bilete bu denli kilitlenmiştim, ama onunla çıkacağım yolculuğu hiç düşünmüyordum. Düşündüklerim daha çok geçmişimden tren yolculukları ve istasyonlardı. Yaşamıma bir yerinden girmiş ve yön vermiş olanlardı. Bunu yaparken içimdeki baskın duygu huzurdu. Belleğimdeki ayrıntıların böylesi bir çağrışımı vardı. Yakalamışken huzuru, bırakmıyordum. Birkaç gün sonrasında beni bekleyen ise belirsizlikti, tam bir serüvendi. Bilinenin sakin kıyılarına sığınmak daha çok işime geliyordu. En azından hareket zamanı gelene dek...


Çocukluğumun büyük bir bölümünde trenlerin ve istasyonların, hatta tren garı tamir atölyelerinin büyük yeri var. İlkokul yıllarımın tamamı bir istasyon kasabasında geçti. O yıllar, trenin ulaşımda yoğun kullanıldığı zamanlardı. Raylar boyunca her akış, içimi coşkuyla doldururdu. Bir tanıdığım, istasyonlarda hüzünlendiğinden söz etmişti de anlam verememiştim. Şimdi bile belleğimde ne zaman bir istasyon canlandırsam, gözümün önüne ana binaya bitişik lojmanın çitlerle çevrili bahçesi ve bu bahçede iki ağaç arasına gerilmiş ipe dizili çamaşırlar gelir. Çocuk resimlerini psikolojik açıdan inceleyenler, evi bacasıyla çizmenin ve bu bacadan duman çıktığını resmetmenin çocukta olumlu bakışa işaret ettiğini söylerler. Aklımda böyle kalmış. Bu durumda, benim istasyon resmimin de iyiye işaret ettiğini, yaşama yakın oluşumun göstergesi olduğunu varsayalım.


En çok buharlı trenleri severdim. O zamanlar başka türlüsü var mıydı anımsamıyorum. Bizim kasabadaki istasyonda da bulunan o büyük, devasa su tankını hiç unutmuyorum. Koca lokomotifin uygun yerini nasıl o dev çeşmeye denk getirdiğini düşündükçe makiniste duyduğum hayranlık artardı. Trenler de içleri yanmış, susuzluktan kavrulmuş olarak bu çeşmeye ağızlarını dayarlardı.


Hepimiz üç aşağı beş yukarı bütün tren saatlerini bilirdik. Çocuklar, tren henüz gelmeden rayların üzerine gazoz kapakları yerleştirirlerdi. Raylardan uzağa dizilirdik. tren büyük bir gümbürtüyle geçerken, gazoz kapakları dümdüz olmuş biçimde sırayla etrafa fırlardı. Erkek çocuklar bu metal yuvarlakları ince sopaların ucuna sararak ok yapardı. Yayla beraber bu oklar önemli oyun araçlarıydı. Kızılderilicilik pek sevilirdi aramızda. Ne felsefelerini bilirdik ne de yerlerinden yurtlarından nasıl olduklarını; nedenini bilmeden içimizde onlara karşı bir yakınlık duyardık. Kovboy filmlerini pek fazla izlememiştik. Televizyon yeni yeni giriyordu dünyamıza.


Öbür çocuklar arasında benim ve kardeşimin bir ayrıcalığımız vardı. Kaçak da olsa tamir atölyesine birçoğu girip çıkıyordu, ama ortasında tulumbayı andıran bir düzeneği bulunan ve raylar boyunca ileri-geri gidilip gelinen tekerlekli küçük arabaya binmek yalnızca bize ait bir şanstı. Ev sahibimiz istasyon şefiydi ve tamir atölyesini ana raya bağlayan kısacık yolda, kendimizi büyük gezginler gibi duymamızı sağlayacak o yolculukları yapmamıza göz yumuyordu. Bir keresinde, onun eşliğinde ana rayda da yol aldığımızı anımsıyorum. Eğer bu bana düş gücümün bir oyunu değilse…


İlkokul son sınıftayken, yaşadığımız kasaba ile büyük şehir arasında her hafta sonu trenle mekik dokuyorduk. Bir sınıf arkadaşım ve ben, her keresinde birimizin anne ya da babasıyla dershaneye gidiyorduk. Anadolu Liselerinin sınavına hazırlanıyorduk. Kasabamızdan daha önce bu sınavı kazanan olmamış. Hiç üşenmeden bir yıl boyunca gerçekleştirdiğimiz bu yolculukları dışarıdan izleyenler, büyük eziyet olarak değerlendiriyorlardı. Olabilirdi belki. Bindiğimiz araç tren olmasaydı.. Her keresinde mutluluk ve heyecandan yürek çırpınır mı; benimki çırpınıyordu işte. Hem sonucunda bir beklentim de vardı. İkinci sınavı kazanamadım belki, ama o dönemden ben çok şey kazandım
Sonra uzun bir süre için arabalı dönem... Büyük şehirde yaşam başladı. Treni yaşamımdan çıkardım. Ama aklımdan değil. Yıllar sonra bir arkadaşım, yakın bir kasabadaki tren müzesinden söz ettiğinde hiç düşünmeden peşine takıldım. Birçokları için sıradan bir gezi sayılabilir bu, benim içinse eski dostlarla bir buluşmaydı. Lokomotiflere tırmandım, vagondan vagona atladım, kömür kazanlarını okşadım, artık ötmeyen düdüklere asıldım…


Yaşadığım şehirde de tren yolları vardı. İçeride dolaşan ve dışarıya açılan... Yazık ki onlarla güzergahım hiç çakışmadı. Hem çağımız hız çağıydı; tren yavaş ve köhne kalmıştı. İçim burkularak kabullendim bu düşünceyi. Ben de düşünmemeye ve trene binmeyi seçmemeye başladım.


Yakın zamanda bir gün, anılar canlandı ve düşlere çağrılar yolladı. Bir nostalji modasıdır giderken, benim de tren özlemim yeniden alevlendi. Bir gün mutlaka'lar başladı; bir gün mutlaka, sırf kendim için, kendimle bir tren yolculuğu yapacağım'lar... Öylesine, hedefsizce yola çıkacağım'lar... Bu düşler beni epey bir süre oyaladı. Sonra sıkıştırmaya başladılar. "Hadi ama, ne zaman gerçek olacağız biz," diye. Artık onları oyalayamaz olduğumda bir de baktım gardayım…

Şimdi tren bileti sol göğüs cebimde ve yolculuğa çıkmaya hazır olmam gerekiyor bu durumda. Ama gerçekten hazır mıyım?


Zordur gitmek;
Gidebilmek…
Tutanlara karşın
Bağlarına inat
Gidebilene aşk olsun…

Kalmak da zor;
Kalabilmek…
Çağrılara inat
Düşlerine karşın
Kalabilene aşk olsun…

© Göksel Altınışık Ergur
Yayın tarihi: 24.10.2018





Yorumlar

Serpil dedi ki…
Nasıl da su gibi aktı yazı... Bu yazında ince edebi lezzetler var. Hislerin okuru da sarıp sarmalıyor, o anı birlikte yaşatıyor sanki..
Sevgili Göksel’imiz,
Merhaba.
“Tren Yolculuğu” başlıklı yazının 24 Ekim’de yayınlanmış olması, annenle ikimizi elli iki yıl öncesine götürdü, önceki yıllarda yaptığımız kutlamalardan farklı, ama çok hoş bir kutlama oldu. Anlatalım: Elli iki yıl önce ben, Ladik ilçesinden Samsun il merkezine gitmiştim ve o gün ikindi vakitlerinde ünlü Atatürk heykelinin yanından geçen park yolunda ortaokul son sınıfta aynı sınıfta arkadaş olduğumuz, ama mezuniyetten sonraki altı yıl içinde hiç karşılaşmadığımız annenle karşılaşmıştık. Sonrası malum…
Bizim yaşamımızda, düşleyerek gerçekleştirdiğimiz olmasa da tren yolculuklarının ayrı bir önemi vardır ve onları güzel anılar olarak anımsarız, düşlerimizde yaşarız hep. Umarım senin uzun zaman düşleyerek gerçekleştirdiğin Denizli-İstanbul treni ile yaptığın yolculuk anımsadığın güzel anılardandır…
Bu yazın, “Gitmek fiilinin altını, çift çizgiyle en güzel; trenler çizer. Bazen gidemediğiniz, bir bıçak gibi saplanıp da sinenize, sesinizi çıkmaz hale getiren yolları betimler.” sözünün anlamını arayışa çıkmayı anlatıyor gibi geldi. “Zordur gitmek; / Gidebilmek… / Tutanlara karşın / Bağlarına inat / Gidebilene aşk olsun… // Kalmak da zor; / Kalabilmek… / Çağrılara inat / Düşlerine karşın / Kalabilene aşk olsun…” dizelerin bir felsefi romanın özeti gibi. Ama “Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir.” bir Bosna Atasözüdür ki önemli olan bu engeli aşmaktır. Amerikalı eğitimci şair Amisa Bronson Alcott, “Yolculuk ederken, gözlerini yanına almayı unutma.” demiş. Sen buna uymuşsundur umarız ve biz gözlemlerini paylaşacağın öykülerini bekleriz. Anılarından oluşacak bir öykü kitabının kokusunu alır gibiyiz…
Selam, sağlık, başarı ve mutluluk dileklerimizle…
Sevgiler…
:) :) :)
Havva Kozan Sönmez dedi ki…
Her zamanki gibi Tren Yolculuğu öykünüzü içinde hissederek okudum.
Bana ilk tren yolculuğum olan Ortaklar Aydın arası kara treni animsattı başta.. 19 Mayıs kutlama heyecanlarımıza trenle yolculuğun öğrencilik keyifleriyle karışımı çok farklı bi duyguydu.
Ortaklar Öğretmen Okulu ilk yılımda İdare binasındaki üst kati etüt sınıfımızdı.
Akşamları aynı saatte Sökeden gelen tren sesini duyunca içimi bi gariplik sarar evimi özlerdim.
Hani Şair Orhan Veli'nin dediği gibi
Ne zaman bir tren sesi duysam
Iki gözüm iki çeşme ..
Okula ve arkadaşlarıma alışınca tren sesi o kadar hüzün vermemeye başlamıştı.
Daha sonraki en uzun tren yolculuğum Basmane - Ankara olucaktı.
Eskisehir,Istanbul tren yolculuğuda ayrı bi keyifti.. hem kızımın okuduğu şehirin tarihi garından,Pendik'te öğretmen olan kızkardesimi ziyarete trenle gitmenin tanımsız güzelliğiydi.
Demir ağlariyla Izmir Aydın arası her ilçe,belde hatta koylerdeki Şirin istasyonların o zamanının taş binaları sıcacık sarar içimi her geçisımde tekrar tekrar bakarım o güzel istasyon binalarına.
Beni de yazınızla anilara götürdünüz.Sağolun .
Kaleminize yüreğinıze sağlık.
Şaban Çağdaş dedi ki…
Yolculuğunuz huzurlu ve mutlu bitsin inşallah. Makaleniz güzeldi ama; Şiir bir başka. Sanki birkaç sözcükle, birden fazla hayat hikayesi, birden fazla roman.
Ayşe Özdökmeciler dedi ki…
Göksel'cim muhteşem!... Anlatımın ve betimlemelerin beni doğduğum yere götürdü..(Ortaklar'a).Trenler ve istasyonlar hala beni etkilemeye devam ediyor.. Ortaklar sayesinde oğlum Murat'ta tren ve tren yolu- gar tutkunu.Yazını ona gönderdim, büyük bir keyifle okuduğunu öğrendim..Kalemine sağlık.. Bir tıp doktoru olarak başarılarının yanında edebi yönünle de seni candan kutluyorum...Sevgilerimle...

Sevgili Göksel Altınışık içtenliğiniz için ben teşekkür ederim ayrıca blog sayfanıza son derece doğal ve samimi duyguları içeren yorumumu sizin koymanız beni daha da mutlu eder..Bu arada size çok tanıdık bir ifadeyle "Göksel'cim" diyerek yazıma başladım; çünkü çok sevgili Nuriye ve Mustafa Altınışık Öğretmenlerimin siz dünya tatlısı iki çoçuğunu o kadar çok seviyorduk ki , birkaç arkadaşımla öğle tatillerimizde öğretmenimizden izin isteyip sizinle olmak için can atıyorduk.. O zaman da çok tatlı ve farklı bir çocuktun..Yani samimi başlığım Ortaklar Öğretmen Okulu yıllarımdan geliyor.Kucak dolusu sevgilerimle..

Bu blogdaki popüler yayınlar

KLASİK MÜZİK KONSER ADABI

Orada Bir Doktor Vardı Uzakta

Gülümseme Kırıntısı