OKU !


OKU !


Tatilim nasıl geçtiğini anlamadan bitiverdi. Bu, güzel bir tatil olduğu anlamına geliyor. Görecelik yasasını anımsayalım; kızgın bir sobanın üzerinde oturmanın bir dakikası bir saat gibi gelirmiş insana… Oysa güzel bir kitabı okumanın bir saatinde, yalnızca dakikalar geçmiş gibi. Alır beni, nerelere nerelere götürür o kitaplar… Öncelikle kitapta anlatılan yerlere, orada geçen karakterlerle tanışıklığa, onların sohbetlerine, acılarına, sevinçlerine, umutlarına ortak olmaya; ayrıca kendimle baş başa kalıp geçmişimden anlara geleceğimden beklentilere dalmaya…
Anne ve babamın okumaya düşkünlüğü, çocukluğumdaki çok özel bir şansımmış; şimdi daha iyi anlıyorum. Çok zengin bir kitaplığımız vardı ve ben de onun hakkını vermeye çalışıyordum. İlkokula beş buçuk yaşında kayıtsız olarak gidip de ilk ayında okumayı sökmem üzerine okul kaydımın yapılmasıyla başlayan okuma serüvenim bu yaşa dek hız kesmeden, doludizgin devam etti. Açlıkla… O yaşlardan beridir gittiğim her evde, her ortamda kitaplıklar çeker ilgimi. Raflarda sıralanmış kitaplara tek tek bakarım. Sahaf görsem girmeden geçemem önünden… İçimde hep bir heyecan; yıllardır arayıp da bulamadığım bir kitabın ya da haberdar olmadığım ama bana çok iyi gelecek bir kitabın orada olduğuna ilişkin bir kalp çarpıntısı… Aynı Mark Twain gibi: "Şans eseri bir kitap ya da gazetede bir paragraf okumak, bir insana yeni bir yol açabilir." (İnsan Nedir? Dedalus, 2015) Bu beklentinin gerçekleştiği de çok olur. Ödünç alırım ya da satın alırım ve sonra kendimi o kurtarıcı, canlandırıcı etkiye bırakırım. Her kitabı, onun içinde aklıma çakılı kalacak ve beni dönüştürecek tümcesini bulma sabırsızlığıyla sarılırım. Orada olduğundan kuşku duymadığım tümceyi okuduğum an içimde yükseliverecek coşkuyu beklerim sabırsızlıkla…
Çantamda her zaman en az bir kitap olur. Çok zaman, ya beklediğimden erken bitiverirse diye yedeğiyle… Evde koltuğun geniş kolçağında, yatağın başucunda, işyerimde bir tane… Arkadaşım arar; trafik çok sıkışık biraz gecikeceğim. Bir işim için gittiğim yerde bakarım ki uzun kuyruklar var, bunaltıcı bekleme saatleri uzanıyor önümde. Geç kalmaktan nefret ettiğimden bu kez biraz abartmış, epeyce önce gitmişimdir bir buluşmaya. Yolculuk uzun sürecektir, hele de gecikmelerle katlanan sürelerce. Asla dert etmem bunları. Yanımda kitabım olduğu sürece dert değil, kayıp değil, hatta kazançtır bu zamanlar benim için. En yakın arkadaşım, her zaman yanımda. Ne gam!
Dört mevsim okuyorum ya, yaz mevsimi diye kolay okunur cinsten kitaplarla sınırlamam kendimi. Okuduklarımdan öğrendiklerimle, dikkatimi çeken düşüncelerle şekillendirdiğim görüşlerim ve çıkarımlarım sayesinde hayata karşı duruşumu biçimlendiririm. Bazen yalnız olmadığımı hissettiren, bazen şansımın farkına varmamı sağlayan, çok zaman da ufkumu genişleten satırlar dünyanın dört bir yanından zihnime doluşur. Bundan büyük şans mı olur? Marcel Proust “Okumak, özellikle çevremizde tanıma fırsatına sahip olabileceğimiz insanlardan çok daha bilge ve çok daha ilginç insanlarla yapılan bir konuşmadır.” dememiş mi? (Okuma Üzerine, Notos Yayınevi, 2007).
Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz’ün Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? (Can Yayınları, 1998) adlı kitabında ifade ettiği gibi ben de bir telaş içindeyim: “Durmadan okumak hoşuma gidiyor. Yine de nice kitabı okumaya geç kaldım. Daha hızlı okumam, arayı kapatmam gerekiyor.” Böyle olunca da çevremde bu konuda aldırmazlık içinde olanları, okuma tutkusunun yanından geçmemiş, okuma alışkanlığı olarak kazanmaya bile çalışmamış kişileri görünce şaşkınlığa düşüyorum. Son zamanda beni derinden üzen, yaralayan sahneler yaşıyorum. Akademisyen arkadaşlarım, meslektaşlarım, tıp fakültesi öğrencilerim arasında “Ben tıp dışı kitap okumuyorum” diyerek öykü kitaplarımı okumamalarının gerekçesini söyleyenlerle karşılaşıyorum. “Senin doğru dürüst bir edebi eser ortaya çıkarabileceğine inanmıyorum. Zamanım değerli, geçici bir hevesle yazılmış gelişi güzel kitaplara ayırmak istemiyorum” deseler inanın daha az acıtacak içimi. Oysa onlar, neredeyse övünerek, en olağan durumu açıklarmışçasına söylüyorlar bunu, malûmun ilâmı gibi… Günler yoğunlaşınca, başka işler bastırınca dilediğim kadar okuyamadığımda bundan utanırım, değil göğsümü gere gere söylemek, aman bir an önce bu utanç dönemini sonlandırayım diye koşullarımı zorlarım.
Yalnızca meslekleriyle ilgili kitaplar okuyanlar, yaşamdan beslenme şansını, mesleklerinde fark yaratma olanağını kaçırdıklarını göremiyorlar. Maksim Gorki ne güzel ifade etmiş: Kitap, dostum; içinde her şeyin yararlı ve hoş olduğu iyi bir bahçe gibidir (Ekmeğimi Kazanırken, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015).
Eğitimli kişilerin bu bakışları beni aynı zamanda hayrete düşürüyor. Yaşamı algılayışlarının nasıl tek ve dar bir pencereden olabileceğini düşündükçe işlerini yapmaktaki, topluma katkı sunmaktaki, yaşamlarına giren insanlarda bir etki bırakmaktaki yetersizlikleri için onlar adına endişe duyuyorum. Bu saydıklarımı yapamazlarsa yaşamlarının anlamı da kaybolmaz mı? O zaman yaşamak niye? Seneca’nın Lucilius’a mektuplarından birinde yazdığı gibi “Okumaksızın geçen boş zaman, bir tür ölüm, insanın canlı canlı gömülmesidir.” Sarsmak istediğim eğitimliler için Latincesini de yazayım: Otium sine litteris mors est et hominis vivi sepultura! 
Yolculuklarda, deniz kıyısında, bir parkta yalnız başına otururken, evlerinde ailecek bir aradayken öyle az insan kitap okuyor ki sizler de çevrenizde gözlemliyorsunuz. İşin kötüsü artık bir gerekçeleri var: Sosyal Medya. Ellerde akıllı telefonlar, tabletler. Yaşanan anlar, bir türlü anı olamıyor; yüzlerde, adı üstünde, “poz” için oluşan yapmacık bir gülümsemeyle çekilip sosyal medya hesabından yüzlerce insanla paylaşılmış bir fotoğraf ve altında birkaç emojiden ibaret. Ömrü, akışkan internetin bir sonraki fotoğrafının ekranda belirmesine dek geçen kısacık süre…
Evet, okumakla dolu dolu geçen, içime sinen bir tatil oldu. Yazılmışlardan derleyip biriktirdiklerimi içime sindirme zamanı şimdi. Hayata geçirme zamanı… Üzerlerinde uzun uzun düşüneceğim. Sorgulayacağım. Ret ya da kabul edeceğim. Konfüçyüs’ün aforizmalarından biri, Hayat Mutsuz Olmak İçin Çok Kısa (Zeplin Kitap, 2016) kitabında karşımıza çıkıyor: “Düşünmeden okumak kafa karıştırıcıdır, ancak okumadan düşünmek tehlikelidir.” Bu görüşe kesinlikle katılıyor ve kitabın adından yola çıkarak bir saptama da ben yapıyorum: Hayat, yalnızca kendimizle ve dar çevremizle sarılı geçirilecek kadar uzun değil... 
Öyleyse okumaya devam. Böylece dönüşüp, gelişip kendimizden yeni bizler yaratmaya da…

©Göksel Altınışık Ergur
yayınlanma tarihi: 1.8.2019 







Yorumlar

Beylerbeyli martı dedi ki…
Göksel Hanım
Yine güzel bir yazı. Okuma konusunda dilerim birilerini düşünmeye ve belki de eksikliklerinin , kayıplarının ayirdına varmalarını sağlar. Tabii bu yazıyı okurlarsa
Sevgilerimle
Kerrar KARAGÖZOĞLU
Unknown dedi ki…
Sevgili Göksel’imiz,
Merhaba.
Biz “OKU!”yu, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, inzivaya çekilmeyi âdet edindiği Hira mağarasında iken, Ramazan ayının 27’nci gecesi (Pazar-Pazartesi) tan yerinin ağarmaya başlamasından az önce ufukta nurdan bir şekil olarak gördüğü nurani varlığın (Cebrail) emri olarak biliriz. Hz. Peygamber olayı şöyle anlatır: “Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra 'Oku!' dedi. Ben yine, 'Okuma bilmem.' dedim. Beni tekrar kollarının arasına aldı, kuvvetle sıktı ve 'Oku!' diye tekrar etti…”
İlk vahyin "Oku!" emriyle başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve ilmin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda senin de adın ve bu yazının başlığı, okuyucuda yazının içeriğinde kozmik evrenden sesler algılayıp mesajlar alacağı hissi uyandırmakta ve öyle olmaktadır. Benim bu yorum yazım da bu yönde bir katkı sağlarsa ne mutlu bana!
Çocukluğundaki özel bir şans olarak biz anne ve babanın okumaya düşkünlüğünü tanımlaman bizim için büyük onur ve mutluluk kaynağı tabii ki. Ama ben her zaman daha zengin bir kitaplığımız olsaydı diye düşünürüm. Çantanda her zaman çok zaman, beklediğinden erken bitiverirse diye yedeğiyle birlikte en az bir kitap olması, ifade ettiğin gibi, yaşam sürecinde karşılaştığın güçlükleri atlatmana yaradığı için de çok güzel bir alışkanlık. Bu alışkanlık, daha çok takma adı Mark Twain olarak bilinen Amerikalı mizahçı, satirist (taşlama yazarı, hicivci), roman yazarı, yazar ve öğretmen Samuel Langhorne Clemens’in işaret ettiği beklenen yeni yolun açılmasını şansa bırakmamak açısından da önemlidir; keşke bunu her entelektüel (aydın) olan ve olmayan okuryazar insanlarımız anlasalar ve uygulasalar…
Her ortamda kitaplıkların ilgini çekmesi, raflarda sıralanmış kitaplara tek tek bakman, Sahaf görsen girmeden önünden geçememen benden aldığın bir karakteristiğin mi acaba? Ben de öyleyim de. Ama ayıplamamanı rica ederek itirafta bulunayım; ben, her kitabın önce arka sayfasına ve genelde orada yazılı olan fiyatına bakarım. Bu alışkanlığımın kökeninde, olasılıkla ilkokul öğrenciliğimden itibaren ailemin benim ve diğer aile bireylerinin okumak için kitap alma gereğini düşünüp de bütçelerinde fon ayırmamaları vardır. Ayrıca ilkokulda öğretmenlerimizin kitap almamızı teşvik etmek yerine kitaplıklarındaki kısa masal ya da öykü kitaplarını sınıfta okuyup veya bir arkadaşımıza okutarak öğretmek yolunu seçmiş olmaları da bir başka etkendir. Ortaokulda da bazı arkadaşlarımız 1955 yılından beri Türkiye'de yayımlanan, çocuklar ve gençler arasında çok büyük ilgi görmüş çizgi roman grubu “Teksas Tommiks” kitaplarını kitapçılardan alıp okurken, biz pazarlarda açılan çok ucuz eski kitapçı sergilerinde tek formalık “Hazreti Ali’nin Cenkleri Serisi” gibi kitapçıkları alabiliyorduk. Bu bile bizim için büyük şanstı. Ama övünçle bildirmek isterim ki; Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Köroğlu ile Ayvaz gibi pek çok ünlü eseri o zaman aldığım tek formalık kitapçıklardan öğrendim. Romantik akıma bağlı Fransız şair, romancı ve oyun yazarı Victor Marie Hugo’nun ünlü “Sefiller” romanı da tek formalık kitapçık olsaydı okurdum herhalde…
DEVAMI VAR...
:) :) :)
Unknown dedi ki…
DEVAMI
Seni derinden üzen, yaralayan sahnelerde akademisyen arkadaşların, meslektaşların, tıp fakültesi öğrencilerin arasında “Ben tıp dışı kitap okumuyorum” diyerek öykü kitaplarını okumamalarının gerekçesini söyleyenler için hoşgörünü dileyeceğim. Ben de tıp eğitimine başlamadan önceki okuma alışkanlığımın neredeyse kalmadığını düşünüyorum. Çünkü mesleki konular gerçekten oldukça zor ve her insanın altından kalkamayacağını kabul etmek gerekir. Ama bu onları tamamen de aklamaz tabii ki; “ben tıp dışı kitap okumuyorum” diyen öğrencilerin keşke tıp kitaplarını okusalar. Ben derslerimde öğrencilerime “benim dersin kitabını okumasanız da olur, dersimi dinleyin yeter. Ama benim dersimin kitabı dışında hangi kitabı bulursanız ve her yazılı kâğıdı mutlaka onu okuyun” dediğimi anımsıyorum. Bilmem anlatabildim mi? İnsanlarımızın senin benim arzu ettiğimiz gibi kitap okumasını sağlamak için ne yapmalı dersen şöyle derim: Her ailenin bütçesinde genel eğitim giderleri fonundan başka roman, öykü, masal, şiir vb. kitapları alabilmeleri için ayrı bir fon bulunmalı ve devlet de asgari ücret, asgari geçim indirimi, açlık sınırı, yoksulluk sınırı vb. kriterleri hesaplarken bu fonu da hesaba katmalı, sonra insanlar bu fonu kullanmak için teşvik edilmeli, gerekirse zorlanmalı…
“Yalnızca meslekleriyle ilgili kitaplar okuyanlar, yaşamdan beslenme şansını, mesleklerinde fark yaratma olanağını kaçırdıklarını göremiyorlar.” sözün çok güzel özdeyiş gibi, aynen katılıyorum. Sen bunu, şahsında da somutlaştırıyorsun, seni yürekten kutluyorum. Ama sen de kabul etmelisin; herkes Göksel olamaz ki!
Bu yazında, ünlülerden alıntıladığın sözlerin kaynaklarını da belirtmeni, okuyucularını kitap almaya teşvik edici ve alacakları kitabın içinde kendilerini dönüştürecek tümceleri akıllarına çakarak bulma sabırsızlığını aşılar nitelikte buldum ve takdir ettim. Dilerim ki okuyucuların da aldıkları kitapları okuduklarında akıllarına çakılı tümceyi okudukları an, sende olduğu gibi, içlerinde yükseliveren coşkuyu hissederler…
Yolculuklarda, deniz kıyısında, bir parkta yalnız başına otururken, evlerinde ailecek bir aradayken çok az insanı kitap okuyor olarak gözlemlemek beni de üzüyor. Ama İnternet bağımlısı tanısı almış biri olarak derim ki; ellerde akıllı telefonlar, tabletlerle Web 2.0'ın kullanıcı hizmetine sunulmasıyla birlikte, tek yönlü bilgi paylaşımından, çift taraflı ve eş zamanlı bilgi paylaşımına ulaşılmasını sağlayan, ayrıca kişilerin internet üzerinde birbirleriyle yaptığı diyaloglar ve paylaşımların bütünü olan Sosyal Medya’nın, içinde bulunduğumuz bilişim çağının bir gerçeği olduğunu da kabul etmek gerekir. Keşke bilgi paylaşımı için kullanılsa, yüzlerde, adı üstünde, “poz” için oluşan yapmacık bir gülümsemeyle çekilmiş bir fotoğraf ve altında birkaç emojinin (görsel karakter) yüzlerce insanla paylaşılması için kullanılmasa…
Yazını okumak bize de Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi Albert Einstein’ın “Genel Görelilik Kuramı”nı öğretti; okumak ne kadar sürdü bilmem, ama bize göz açıp kapayıncaya kadar geçti gibi geldi. Ve sonunda biz de “Hayatın, yalnızca kendimizle ve dar çevremizle sarılı geçirilemeyecek kadar kısa” olduğunu kabul ederek kafa karışıklığından ve tehlikeden uzak olarak okumaya devam kararı aldık. Böylece, Chicago Üniversitesi'nde Amerikan ve dünya tarihinde birçok konuda yazan Amerikalı tarihçi Daniel Joseph Boorstin’in (1 Ekim 1914, Atlanta, Georgia, ABD - 28 Şubat 2004, Washington, DC, ABD), sözüne göre dünyamızı, tarihimizi ve kendimizi keşfetmeyi umuyoruz. Bunun için yeni yazılarını ve kitaplarının çıkmasını sabırsızlıkla bekliyoruz…
Sağlıklar, başarılar ve mutluluklar…
Sevgilerimizle…
:) :) :)
Muammer Kardeş dedi ki…
Tatil bahanesi ile "okumanın gerkliliği"ni,yani insan gelişimini baş tacı ettiğiniz bu harika yazı kalbimizde ve ruhumuzda alarm zilleri çaldırdı.Unutmaya başladıklarımızı,göz ardı ettiklerimizi hatırlattı.

Neleri hatırlattı derseniz;

Her canlının ve de bilhassa insanın var oluş nedeni,görevi geişmektir.
Artık öğrendik ki her canlı iki parçadan oluşur...Beden ve ruh..
Bedenin gelişmesi gıdaya , ruhun gelişmesi bilgiye dayalıdır. Bilgi derinleştikçe ruhun olgunlaşması kolaylaşır. Bilginin kaynağı ise öncelikle kitap ve kişisel deneyimlerdir.
Bizden öncekilerinin ve başkalarının ayak izlerini takip etmek,yeni dünyalar (!) keşfetmek ancak okuma ile olacak bir şeydir.
İnsana hizmet eden, insanla iletişim halinde olan bir mesleğin sahibi iseniz , öğretmen, doktor, mimar, mühendis vb.,kendinizi geliştirmek birincil görevinizdir.Okumuyor , bir anlamda gelişmeyi reddediyorsanız varlık nedeninize ihanet ediyor,akla zarar bir tutum izliyorsunuz demektir.
Haydi her kitap bir dünyadır deyip sevgili Göksel Altınışık'ın söylediklerine kulak verip ÖNÜMÜZE YENİ DÜNYALAR SERELİM.

Bu blogdaki popüler yayınlar

KLASİK MÜZİK KONSER ADABI

Orada Bir Doktor Vardı Uzakta

Gülümseme Kırıntısı