Orada Bir Doktor Vardı Uzakta



Ben doktorum, bir kadın doktor... Cinsiyete dayalı bir tanımlama yapmak istemezdim ama yazımı okuyunca neden böyle söylediğimi anlayacaksınız. Şimdi bir Tıp Fakültesinde öğretim üyesiyim. Onca koşturmadan sonra geriye bakıp neler yaşandı, diye düşünmeye sıra geldi sonunda. Meslek serüvenim uzun bir süre önce başladı. O zamanlar doktorlar zorunlu göreve gidiyordu. Fakülteyi bitirdikten sonra iki yıl pratisyen hekim olarak çalışmadan diplomamızı alamıyorduk. 

Tıp Fakültesinin son sınıfını bitirdiğimde iki arkadaşımla birlikte, Belçika’nın Gent kentine staja gitmiştik. Kendi isteğimiz, kendi olanaklarımızla. Üniversite hastanesinden seçtiğimiz bölümlerle yazıştık, kabullerimizi aldık, ayarlamaları yaptık ve bir ay geçirmek üzere yola çıktık. Yaşamımın dönüm noktalarındandır, ama bu başka bir anlatı konusu. Yine de oradaki deneyimimden birkaç alıntı yapmazsam daha sonraki karşılaştırma yeterince gerçekçi olamaz.
Bir aylık süre boyunca genel cerrahi bölümünde staj yaptım. Beklediğim üzere ameliyatlardan birçoğunda seyirciydim. Neredeyse bir o kadarında da ameliyat ekibine katılıp orta kıdemli bir asistanın yapacağı düzeydeki sorumlulukları yerine getirdim; düşlediğim üzere... Başarıp başaramayacağımı denedikleri kısa bir andan sonra kapıları önümde ardına dek açıyorlardı. Son aşama ayrılmamdan birkaç gün önceye denk geldi: Karaciğer nakli ameliyatının ekibine girip yirmi dakikası boyunca da doğrudan profesörün karşısındaki konumda damar birleştirmesine yardım etmek. Kendime güvenimi, gururumu perçinleyen anlardandı.

Ayrılış zamanım yaklaştığında orada göreve devam etmem, altı ay Flamanca dil kursundan sonra sınavsız olarak genel cerrahi ihtisasına başlamam önerildi. Başlarda maaş alamayacak olsam da daha sonra burs sağlayabileceklerini söylediler. Beni onurlandırdıklarını söyledim ve ekledim: Ben ülkemde çalışmak istiyorum. Koşulları anlatmadım, anlayamazlardı. Geri dönecektim, sınava çalışacaktım. Kazanana dek yeniden yeniden gireceğim sınavla boğuşacaktım. Sonunda da mutlaka çocuk cerrahı olacaktım.

İlk sınavla neye uğradığımı şaşırıp eğitim dönemimin ilk başarısızlığını tattım. Ailem ve benim derslerde tuttuğum notların fotokopilerinden çalışarak sınıflarını geçenler şaşırdılar. Çabuk toparladım. Hemen kura çekip zorunlu görevime başlayacaktım ve denemeyi sürdürecektim. Van, benim katıldığım kadın doktor kurasının en kötü yeriydi, raporlu kurasını zaten hesaba katmıyorum. Evet, ağlayarak gittim, evet ilk günümde benimle gelen babama göstermeden ağladım. Bu da başka bir öykü konusu ve ben onu bir zamanlar yazdım: Dağların Rengi

Van’da geçirdiğim yirmi bir ay, yaşamıma birçok olumluluk kattı; bir o kadar olumsuzlukla da benden aldı. Topluca "deneyim" olarak adlandırdığım başarılar, kaygılar, düş kırıklıkları, kendini geliştirmeler… Şimdi üzerinden geçen yirmi beş yıldan sonra hep güzellikler aklımda, en sarsıcı olaylar bile gözümün önüne kazanımlarıyla geliyor. Sanırım o günleri özlüyorum ve belki de Marquez’in “Anlatmak için yaşamak” kitabında dile getirdiği gibi: "Özlem her zaman yaptığı gibi kötü anılar silmiş, güzellerini devleştirmişti."

Sağlık ocağına yeni mezun bir doktor olarak gittiğimde sudan çıkmış balığa döndüm. Yanımda götürdüğüm steteskopum dışında hiçbir yardımcım yoktu. İnsanlara bu koşullarda nasıl yardımcı olabilirim, diye düşünmekten uykularım kaçırıyordu. Her hasta hastaneye sevk edilmezdi ve ben hata yapmadan bu ayrımı nasıl yapacağımı kısa sürede öğrenmek zorundaydım. Cerrahi girişimlerde kendimi geliştirdiğim için bu yönde de bir şeyler yapmam gerekiyordu. Nasıl olabileceğini kimden sorabilirdim? Oralarda sahipsiz, rehbersizdim. Bir gün yanıma ilkokul öğrencisi bir kız çocuğu getirdiler; arkadaşı ile çarpışmış ve kaşı yarılmış. Devlet hastanesine gönderdim. İlk müdahaleyi yapacak uygun bir ortamım bile yoktu. Diğer hastalarıma daldım ve üzerinde fazladan kafa yormadım, sonuç belliydi: Kız hastanenin acil servisine kabul edilecek, yarası dikilecek ve evine gönderilecekti. Yeni tanıştığım komşumun, anlına düşürdüğü perçemini kaldırıp da alnının tam ortasındaki halen dikişleri duruyor görünümündeki kaba yara izini görünce yeniden anımsadım bu olayı.

Hemen kolları sıvadım. Sağlık Müdürlüğü'ne gittim. Deposunda görevlilerin ne işe yaradığını bilmedikleri portegü, penset ve makas ile bir dikiş seti ve iki pansuman seti oluşturdum. Kaba sabaydılar, ama işimi görebilirlerdi. Yine hiç kullanılmamış, kutusundan çıkarılmamış, ne zaman niye geldiği bilinmeyen bir pastör fırını ile karşılaşmak, istersem alıp sağlık ocağıma götürebileceğimi öğrenmek günün en büyük sürprizi oldu. Okuduğum okulda beni tanıyan bir öğretim üyesinin onayı ile ameliyathaneden daha estetik dikişler yapabileceğim bir set, uygun atravmatik dikiş malzemeleri, setleri steril etmek için sarabileceğim yeşil örtüler, sterilizasyonun tamamlandığını gösterecek belirteç bantlar, tek kullanımlık eldivenler almamla beraber küçük cerrahi müdahale köşem iyice donatılmış oldu. Lokal anestezik, antiseptik ve enjektörleri de sağlayınca hazırdım. İki kız çocuğunun kaşını diktim daha sonra, iz kalmamış hallerini görme mutluluğuna eriştim. Pansuman yapmak hiç sorun değildi artık.

Bir gün sağlık ocağımın bölgesinde yer alan bir liseden sevkle gelen öğrenci, cerrahi girişim yaptığımı öğrenince diğer sağlık ocağına başvurmuş. Sen buraya bağlı değilsin, denerek gönderilmeye çalışınca da “Doktor hanım ameliyattaymış” yanıtını vermiş. Yarattığı şaşkınlık öngörülebilir. Yanlış anımsamıyorsam o sırada, toplam iki adet olan nasır çıkarma operasyonlarımdan sonuncusunu sağlık ocağı personelime uyguluyordum. Bu konu Müdürlük tarafından bana soruldu ve açıkladım. Açıklamamın ne denli yeterli bulunduğunu bilemezdim. Meslektaşlarımdan uyarı tarzında yorumlar aldım: "Aman ha, kimse bilmez senin yetkinlik düzeyini, hatta bu işlemler için para aldığını bile düşünerek sorun yapabilirler." Olmayacak şey mi? Biraz askıya alayım olayı ve başıma iş getirmeyeyim, dedim kendi kendime. Korunaklı aile ve okul ortamından çıkıp hele de böyle uzak bir yerde yaşamı tanımaya çalışırken kendimi koruma güdüsünün yoğun etkisi altındaydım.

Sağlık ocağında en çok çocuk hastam vardı. Birisinin öyküsünü de yazmıştım yeri gelince: Elif, Lütfen. Onların yüzlerindeki ışıltıyı çok seviyordum. Neredeyse tamamı benden önce “İranlı doktor”a götürülmüş oluyordu. Ellerinde onun resmi olmayan reçetesiyle geliyorlardı. Her reçetede iki ya da üçü enjeksiyon şeklinde olmak üzere beş kadar antibiyotik, serum, ağrı kesici, vitamin şurubu vs vardı. Çılgına dönüyordum, bu tedavilerin anlamsızlığını anlatıyordum her ebeveyne, uyarılarımın ne kadar işe yaradığını bilemiyordum. Yine reçeteleri biriktirip ilgili kimselere ilettim birkaç kere, girişimim, şikayetim sonuçsuz kaldı. Yıllardır orada çalışan, yeri yurdu halk tarafından bilinen, resmi bir muayenehanesi olmayan, hiçbir engelle karşılaşmadan bu işleri sürdüren birisiydi bu “İranlı doktor”. Sağlık ocağına son çare olarak gelen, ama o zamana dek mutlaka İranlı doktorun tedavisinden geçmiş hastaların arkası kesilmiyordu.

Ve kadınlar… Türkçe bilmiyordu çoğu, ya okula giden bir çocuk ile geliyorlardı ya da sağlık ocağımızdaki görevli çevirmenlik yapıyordu. Ben de temel soruları öğrenmiştim. Sorunlarını çözmeye çalışıyordum. Allı, morlu, simli, oyalı, tüllü kat kat giysileriyle, kara sürmeli gözleriyle birbirlerine benziyorlardı, ama farklı farklı öyküler taşıyorlardı; ancak derine inebilene anlatılacak. Birkaçına tanık olmuştum, ilk defa birini yazıyorum.

Adını anımsamıyorum, öğrenmişimdir mutlaka. Hastalarımla tanışma kısmını her zaman önemsedim. Ancak bu ayrıcalıklı bir durumdu, o yüzden adını sormamış da olabilirim. Anlatayım.

Sağlık ocağımdaki ebeler canla başla, büyük bir özveri ile çalışıyorlardı. Sürekli doğuma çağrılıyorlardı. Van'da doğum evi vardı, ama büyük çoğunluk evde doğumu yeğliyordu. Tıp Fakültesinde okurken doğum stajım sırasında tek başıma epizyolu epizyosuz birçok doğum yaptırmışlığım vardı. Sağlık ocağında göreve başladıktan sonra ise hiç gerekmemişti. Yine bir gün poliklinikte hasta bakarken ebelerden biri aradı. Sesi çok kaygılıydı. Doğum yaptırmak üzere gittiği evde sorun çıkmış, çocuk sağlıklı olarak dünyaya gelse de annede büyük bir yırtık oluşmuş. Hemen kanamanın üzerine baskı uygulayarak doğum evine götürmelerini söyledim doğal olarak. Yanıtı kanımı dondurdu: Kocası götürmüyor, gitmesine de izin vermiyor.. Herkes ısrar etmiş, adam Nuh diyor peygamber demiyormuş… Nasıl olabilir, ne demek bunlar, kimin nereye kadar engellemesi olabilir böyle bir anda, gibi sorular beynime doluştu ama yanıtları bulup çıkaracak halde değildim. Yaşamımda en seri düşündüğüm ve harekete geçtiğim anlardan biridir: Arabayı gönder geliyorum, dedim. 

Hemen hazırlığa giriştim. Dikiş atabilecek şekilde hazır olmalıydım. Nasıl bir ortamda, nasıl bir yırtığı dikeceğime ilişkin en ufak bir öngörüm olmadan beni almak için gelen arabaya atladım. Kalbimin atışı, şakaklarıma baskısı yol boyu geçtiğimiz yerlerde sanki çıldırdılar. Ücra köşelere, şehir merkezinin güçlükle alıştığım görüntüsünden bile çok uzak mahallelere doğru yola koyulmuş, uçuyorduk bir şekilde. Virane bir evin önünde durduk, arabadan atladım. Merdivenleri üçer beşer çıktım. Odanın kapısında, bembeyaz olmuş yüzü ile ebe hanım beni karşıladı. Bakışları, bu sorunu çözemezsek ikimiz de sağ çıkamayız buradan der gibiydi. Görmezden, anlamamazdan geldim.

Tek göz odaya doluşan insanlar, bakışlarını divana serili muşambanın üzerinde doğum yaptığı konumda halsiz yatan anneden bana çevirdiler. Kanama durmuştu neyse ki, çocuğun eşi de doğurtulmuştu. Tek iş yırtığın dikilmesi idi. Kendi açtığın epizyoyu, jinekolojik masada dikmeye hiç benzemiyordu karşılaştığım durum. Asepsi, antisepsiye olabildiğince dikkat ederek, lokal anesteziyi ihmal etmeden, ne gerekiyorsa yapmaya koyuldum hemen. İşim bittiğinde sırtımdan boşalan terler, tutulmuş kaslarımı tek tek okşuyor gibiydiler. Daha sonra, evden ayrılışımıza dek neler olduğunu bölük pörçük anımsıyorum; annenin o zaman 16 yaşında olduğunu, bebeği bir yaşına yeni girmişken kocasından gizli sağlık ocağına getirdiğinde öğrenecektim. Evden ayrılırken ellerime kapanıp teşekkür edenler oldu, annenin halsiz yüzünde parlayan iki siyah boncukta minneti okuyabildim, baba neredeydi sormadım.

Mesleğimle ilgili, sorumluluklarıma ve kısıtlılıklarıma yönelik olarak içimde çelişkiler yaşadım. Sonra ani bir kararla uzmanlık sınavı için ders çalışmaya yeniden, bu kez daha ciddi biçimde başladım. Zorunlu görev adı ile ülkemin bir köşesine gelmiş, orada doğru bildiklerimi yapmak için uğraş vermiştim; artık süremi doldurmak üzereydim. Ama araya nüfuzlu tanıdıklar koymayı asla düşünmediğim için beklediğim yere tayin olabileceğime, yuvama dönebileceğime ve becerilerimi daha iyi kullanıp geliştirebileceğim konumlara geleceğime ilişkin umudum yoktu. Bunca süre içinde ders çalışmayı bir kenara bıraktığım, yaşamın önüme çıkardıklarını yaşamaya kendimi kaptırdığım için kazanamadığım üç tıpta uzmanlık sınavının ardından, iyi bir puanla ilk tercihime yerleştirildim. Artık cerrah olmak istemiyordum, ama girişimsel yönü en fazla dahili dal olan göğüs hastalıkları uzmanlığını severek öğrenmeye başladım. Yeniden şehrime dönmüştüm. Bir sayfa kapanıp bir başkası açılmıştı önümde. Nereden nereye, diyordu insan düşündükçe.

Oralarda kadın doktor olmak zordu, ama zaten oralarda doktor olmak ve kadın olmak da zordu. Gittiğime hiç pişman olmadım, hatta iyi ki dediğim anlar çok daha fazladır. Yine de güçlüklerle boğuşmak yerine enerjimi daha etkin kullanabilmeyi, kaçar gibi değil de sorumluluklarımı yerine getirdim ve şimdi hayallerimi gerçekleştirmeye dönebilirim diyerek, doyumla ayrılmış olmayı yeğlerdim. 

Aradan geçen onca zamandan sonra o unutulmaz günlerimden öyküler çıkararak kazanımlarım için yaşamımın o dönemine vefa borcumu ödemeye çalışıyorum.



© Göksel Altınışık Ergur
Yayın tarihi: 18.10.2018





Yorumlar

Bu arada yazıdaki farklı renkte iki yazı adı link içeriyor. Merak edenler ayrıca zorunlu görev zamanına ilişkin o iki yazıyı da okuyabilir. Fark edilemeyebilir diye dikkat çekmek istedim.
İlginize şimdiden teşekkürler.
Bilge Karaomca Ök dedi ki…
Çok güzel yazıyorsun arkadaşım, iyi ki yazıyorsun, pek çok doktora tercüman oluyor,pek çok öğrenciye yol gösteriyorsun. iyi ki varsın.
Sevgili Göksel’imiz.
Merhaba.
Geçmişte birlikte yaşadıklarımızı öyküleştirerek yazman, iyi olmuş. Okuyarak bir daha yaşamak bize iyi geliyor. “Orada Bir Doktor Vardı Uzakta” başlıklı yazını okumak da iyi geldi. Ama anlatımının çok mütevazı olduğunu belirtmeliyiz.
Yanında olamadığımız, ama hep düşüncemizde olduğun Van’da geçirdiğin yirmi bir aya ait hep güzelliklerin aklında olması ve en sarsıcı olayların bile gözünün önüne kazanımlarıyla gelmesi, Yunus Emre benzeri eski dervişlerin Hakk yolunda pişmeleri gibi iyi insan ve iyi hekim mertebesine eriştiğini gösteriyor gibi. Ne mutlu sana! Kutlarız…
Bu arada, yazının Van’da yaşadıklarını anlattığın bölümleri, tıp fakülteleri öğrencilerine, yeni mezun hekim olarak gidecekleri ve kaçınılmaz olarak sudan çıkmış balık gibi olma duygusunu yaşayacakları sağlık ocağında karşılaşacakları sorunlarla baş etmeleri için rehber ders niteliğinde. Keşke hepsi okusa ve yararlansalar…
Sen, yaşadıklarından böyle öyküler çıkararak kazanımlarını okuyucularınla paylaşmaya devam et. Ama bunu yaparken bir vefa borcu ödemeye çalıştığını düşünme. Lord Byron, “Ekmekten sonra eğitim, bir milletin en büyük ihtiyacıdır.” diyor, Romalı devlet adamı, bilgin, hatip ve yazar Marcus Tullius Cicero da “Bir şeyi bilmek nasıl beceriyse, onu öğretebilmek de beceridir.” diyor. Maşallah diyelim ki, sende bilmek ve öğretebilmek becerisi üst düzeydedir. O halde, yazarak, yazılarını okuyan milletimiz mensuplarının en büyük ihtiyaçlarını gidermeye katkıda bulunduğunu düşünmelisin. Diğer taraftan, hastalarının “Orada Bir Doktor Vardı Uzakta” değil de “Bir Doktor Var Yanımda” dediklerini bilmelisin ve bundan gurur duymalısın. Biz seninle gurur duyuyoruz…
Sağlık ve mutluluk dileklerimizle…
Sevgiler…
:) :) :)
Mustafa Rauf Yavuz dedi ki…
Ara sıra yazılarınızı okuyorum.Anlatının çok akıcı.Sanırım bu yönünü Nuriye öğretmenimden aldınız. Yazılarınız ve başarılarınızın daim olmasını diliyorum.
Bahadır Kaleağası dedi ki…
Bir destan, bir uygarlık tarihi...
Her satırda, her mikro vakada, ülkenin makro talihi.
Ayşe Dagistan dedi ki…
Öyle güzel ve merakla okunası ki yazdıkların..Bir nefeste okudum..Aklıma çocukluğumun kitabı Çalıkuşu geldi..Keşke dahası olsa da okusam diye düşündüm..Hikayenin içindeki 2 hikayeyi de okudum zevkle..Teşekkürler Göksel'cim..Kalemin hiç tükenmesin..Sevgiler..Ayşe Dağıstan
Adsız dedi ki…
Günaydın hocam. Aslında yazdıklarınızdan anlaşılan o ki sizin günleriniz hep aydınlık. Çünkü yüreğiniz insan sevgisi, merhamet ile dolu. Yazınız da ümidini yitirmiş hekimlere de ışık niteliğinde olmuş. Saygılarımla.
Müberra Oğuztimur dedi ki…
Gökselcim,tanışmamıza sebep olan FIRTINALAR(umarım ismi doğru hatırlamışımdır) kitabındaki öykülerinden de hatırladığım kadarıyla, Van'da geçirdiğin mecburi hizmet,sana sadece mesleki değil,aynı zamanda insan ilişkileri açısından da oldukça fazla deneyim kazandırmış olmalı.Oradaki yaşanmışlıklarından süzerek yazdığın ve okuyanı çarpan güzel öykülerini de hatırlıyorum.Ama sana açıkça söylemem gerekirse,yazıların gittikçe daha da güzelleşiyor,yazdıkça daha ustalaşıyorsun.Hele yazmayı seçtiğin konular o kadar yaşamın içinden ve yanıbaşımızdan ki,onları senin kıvrak kaleminden okuyunca da etkilenmemek olası değil.Mesleğindeki ve yazım alanındaki başarılarının devamını dileyerek seni çok kutluyorum.
Senin gibiler klonlanmalı, yaşamımıza değer ve anlam katmaya devam etmeliler bence.
İyi ki varsın,iyi ki doktorsun,iyi ki mesleğini ve insanları çok seviyorsun,iyi ki yazıyorsun... ❤🌼❤
Hasan Bayram dedi ki…
Sevgili Göksel,
Kalemine sağlık, ne güzel yazmışsın. Ben de zorunlu hizmetimi Kars’ta yaptım, seni okurken o günlere gittim. Zorunlu hizmetten döndükten sonra da her zaman genç meslektaşlarıma ve öğrencilerime uzman olmadan önce mutlaka pratisyen olarak çalışmalarını önerdim. Oralara gitmeden ülke gerçeği öğrenilmiyor.. Maalesef hayat oralarda başka akıyor..
Sevgiyle.
Burcu Kiper dedi ki…
Merhaba sevgili doktorum yazdıklarınızın ve yaşadıklarınızın aynıları ya da benzerlerini Van ın eğitim kısmında yeni atanan bir öğretmen olarak yaşamış bulunmaktayım. Bana göre meslek hayatının belli bir dönemini oralarda gecirmeyen doktor, ogretmen vs herhangi bir meslek dal8 ben görev yaptım diyemez oralar çok başka bambaşka.. Okurken yaşadıklarım aklıma geldi ve o günlere gittum.. En guzel ve de en zor günlerim..
Oya İtil dedi ki…
Gökselcim, kalemine sağlık. Mecburi hizmet günlerimi yaşadım. Çok ilginç olaylar geçti. Keşke günlük tutsaydım. Herkes oralarda bir süre çalışmalı. Sular donar, çocuklar yalın ayak karda gezerdi. Fenerle gece yarısı çok hasta baktım. Çünkü elektrik kesilirdi. Çocukları sokaktan toplayıp aşı yapardık. Zor, ama hekimlik açısından en zevkli yıllarımdı. Eline sağlık 👋👋👋
Muammer Kardeş dedi ki…
Harika bir yazı daha...

Yazının ortalarında Alice'in tavşanı takip ederken bir kuyuya düşüp kendini HARİKALAR DİYARINDA bulması gibi ben de birden 70'li ve / veya 80'li yıllarda buldum. Bir Yılmaz Güney, bir Tarık Akan filmi izler gibiydim.. Kar altında bir Doğu kasabası. Avrupa'dan yurda yeni dönmüş idealist bir doktor. Doğu'nun yoksulluğu..İdealizm ile realitenin acımasız savaşı... Tüm zorluklara rağmen vazgeçmeyen genç doktor. Mucize gibi bir olayın ardından yöre halkı tarafından kabul edimesi..ayrılırken veda gözyaşları..vs.

Kutlarım Göksel hanım.
Süda Tekin dedi ki…
Güzel kadın, sanatçı hekim kimliğinle aydınlatıyorsun yine. Tüm meslektaşlarımız gibi hayatlara, hele de daha zor hayatlara dokunmuş olmanın çıkarımlarını paylaşmışsın. Emeklerine sağlık 🌹
Dilek Yeşim Metin dedi ki…
Arkadaşımmmmm. Kalemine ve yüreğine sağlık..
Beni o yıllara götürdün...
Zor, öğretici, eğitici... sonrasını hazırlayan başlangıçlar...
Okurken, senin kadar mücadele etmediğimi farkettim.. düşündüm, düşündüm..
Herkesin hikayesi farklı, önemli olan ders alarak yol alabilmek...
İyi ki varsin😘
Sevgili okurlarım, işte yazmak bunun için anlamlı (benim bakışıma göre). Tarihe not düşmek için. Sizler de yorumlarınızla buna katkı yaptınız. Çok teşekkür ederim kalıcı hale gelmesine izin verdiğiniz görüşleriniz için.
Unknown dedi ki…
Hepimizin mecburi hizmet anıları var. Bu insan sevgisi ile olan topluluk maalesef daima ucuz siyasetin kurbanı oldular, olduk. Ne güzel anlatmışsın, bu enerji ve beyin gücü bireylerin peşinde olmamalı, dünyaya ve bilime bir şeyler katmalı. Yine de hiç birimiz pişman değiliz. Çünkü insanımızı seviyoruz. Keşke bunun tersi de olsa. Kalemine sağlık.
Selçuk Yüksel
Elif Yılmaz dedi ki…
Yaşamın her anını kazanım olarak görebilmek ve vefa duymak yaşamı gerçekten yaşamış olmak demek...
Adsız dedi ki…
Hocam bende 20 ay Suriye sınırında çalıştım. Sizde kendimi gördüm. Duygulara tercüman olmuşsunuz. Degişmeyen tek şey bu ülkenin sahipsiz olması galiba...
Unknown dedi ki…
Ellerinize sağlık, yazılarınızda hem kendimizden birşeyler bulmak hem de öğreneceğimiz şeylerin hiç bitmeyeceğini görmek mümkün. Paylaştığınız için teşekkür ederim.
Aşk dedi ki…
O anları yaşamış gibi oldum. Ve biliyorum ki bunlar yaşadıklarınızın bir kısmı. Yazınızı okurken kendime bu hayat benim hayatım olsa ben bu kadar güçlü olabilir miydim diye sordum. Soruma evet diyemedim. Sizin yolunuzda yürüme kararlılığında olan birinin bu soruya cevabının evet olması gerekiyor biliyorum. Hayatıma baktım ufak tefek engellerde bile tökezlemişim. Bir de pusulama baktım. Dağ gibi engelleri bile aşmış hatta engel olarak görmemiş onlardan dersler çıkarmış. Yılmamış emek vermiş vermeye de devam ediyor. Bir kez daha hayran oldum. Bir kez daha yürüdüğüm yolun ne kadar doğru olduğunu anladım. Ve anladım ki bu yolda yürümek yerine koşmam gerekiyor !!!! Soruma evet diyemedim ama bu soruya evet diyebilmek için ne yapmam gerektiğini anladım. ☺️👏🍀
Unknown dedi ki…
Yazınızı okurken Mihail Bulgakov'un Genç Bir Doktorun Anıları adlı kitabı hatırladım. Zaten hep harikaydınız.

Bu blogdaki popüler yayınlar

KLASİK MÜZİK KONSER ADABI

Gülümseme Kırıntısı